2016 Türkiye’sinde 6 Kasım, ne olacağı ve ne yapılacağı konusunda gençlik hareketinin hala netleşemediği bir durumla karşı karşıya. Bu netleşememe temel olarak 6 Kasım’ın anlam ve önemine dair yapılmasına cesaret edilemeyen bir tartışmadan, dolayısıyla da bu günü ‘zorunlu’ bir eylem yapma günü olarak algılamaktan kaynaklanıyor.

Ancak her 6 Kasım kendi tarihselliğiyle ve içerisinde bulunduğu koşullarla birlikte ele alındığı takdirde doğru ve net bir tartışma ve eylem olanağı yaratabilir. 96′ Türkiye’sinin 6 Kasım’ına saplanıp kalmış bir tarih anlayışının, günümüzde bir geçerliliği olmadığını da bu vesileyle belirtmeye gerek yok. Amacımız, 6 Kasım yaklaşırken YÖK’ün işlevselliği bağlamında gençlik mücadelesini günümüzün koşullarına uygun bir biçimde anlamlandırmaya ve buna uygun politik hattı ortaya çıkarmaya çalışmaktır. Bu nedenle yapacağımız tartışmanın, geçmiş 6 Kasım eylemliliklerinin reddi olarak algılanmaması da önemlidir.

Neoliberalizm karşıtı 6 Kasım, gençliğin dönemsel mücadele başarısıdır

Üniversitenin ve gençlik mücadelesinin tarihsel kazanımları ve politikleşme dalgasının oldukça toplumsallaşması karşısında da geliştirilen 12 Eylül faşist darbesinin ardından, üniversitenin piyasalaştırılması -sermayenin ihtiyaçları çerçevesinde neo-liberal anlamda yeniden yapılandırılması- için YÖK kuruldu. YÖK’ün kuruluşunun bir amacı da ülkemizde gelişen toplumsal muhalefet hareketlerinin ve politikleşme dalgasının önünün kesilmesiydi. Bunun yanı sıra geçmiş devrimci genç kuşaklar ile gelecek kuşakların fikirsel ve eylemsel bağlantısının kesilmesi de bir hedefti.

90’ların gençlik mücadelesi üniversitenin, sermayenin küresel ihtiyaçları çerçevesinde yeniden yapılandırılmasına karşı çıktığı, doğal olarak da YÖK’ü ortaya çıkaran toplumsal ve siyasal gelişmelere karşı olduğu için, YÖK protestolarının en kitlesel biçimde geçtiği bir dönem oldu. YÖK’ün çeşitli otoriter ve baskıcı yönlerinin, polis ve ÖGB terörünün yanına bir de harçlara büyük oranda yapılan zamlar eklenince YÖK düzenine karşı gençlik nezdinde büyük bir tepki açığa çıktı. Bu tepki, temel olarak neo-liberalizme karşı kamusal eğitim talebi çerçevesinde meşruiyet kazanırken, yine aynı temelde gelişen anlayışla birlikte kitleselliğe kavuştu. Hedefi belli olan her politik eylem ve çizgi gibi, meyveleri toplanan bir süreçti.

Emperyalizmin bütünlüklü projelerine bütünlüklü bir yanıt vermek şarttır

AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte üniversitenin sermayenin ihtiyaçları çerçevesinde yeniden yapılandırılma süreci hızlanarak devam etti.  Bu süreç, hem eğitim-öğretim müfredatının içeriğinin şekillenmesi hem de yükseköğretimin bürokratik olarak yönetilmesinin şekillenmesi olarak derinleşti. AKP, YÖK’ü adeta arka bahçesine dönüştürdü. Gülen cemaati başta olmak üzere kendine yakın olan çeşitli gerici kadrolar, YÖK eliyle üniversitelere yerleştirildi. Yeri geldiğinde doğrudan bölüm açtırıp, buralar tamamen gerici kadrolarla dolduruldu. Bu sürece paralel olarak 2000’lerde gençlik hareketi içerisinde çeşitli ideolojik ayrımlar açığa çıktı. Gençlik mücadelesinin sadece öğrenci-gençlik özgülündeki örgütlenme anlayışına itiraz temelinde gelişen bütünlüklü bir gençlik siyaseti arayışı, aynı zamanda 6 Kasımların da politik muhtevasını belirlemiş oldu. Emperyalizmin bütünlüklü projelerine, bütünlüklü bir yanıt verme ihtiyacı, AKP-YÖK ittifak düzenini bertaraf etme anlayışıyla birlikte bu dönemde gençlik hareketinin temel gündemini oluşturdu. Akademik-demokratik mücadeleyi rejim karşıtı mücadeleden, rejim karşıtı mücadeleyi de akademik-demokratik mücadeleden ayırmayan siyasal fikir, dönemin gençlik hareketine damgasını vurdu.

Öte yandan rejimin kurucusu olması vesilesiyle devlet gücünü elinde barındıran AKP, kendine biat eden milliyetçi-muhafazakar bir toplum oluşturma hedefiyle YÖK’ü gerici-dinci uygulamalarının bir aracı haline getirdi. Çünkü akademik-ilerlemeci mantığın varoluşu AKP rejiminin toplum tahayyülüne tersti. AKP rejimini tarafından eğitime yönelik yürütülen  bu saldırı politikası sadece üniversitelerde değil ilkokul, ortaokul ve liselerde de görüldü.

6 Kasım nostaljik bir takvim eylemi haline gelmiştir

2012’den sonraki süreçte ise 6 Kasım bağlamında gençlik mücadelesi, çokça dillendirilen ‘YÖK artık işlevini kaybediyor’ cümlesinin dile getirildiği, esas olarak yeni kazanımlar elde etmekten ziyade YÖK karşısındaki bu protesto deneyimlerinin, kazanımlarının ve politik muhtevasının korunması temelinde gerçekleşti. Ancak bu tarihten itibaren gerçekleştirilen YÖK protestolarına özel bir başlık dahilinde parantez açmak gerekir, keza son dört yılın YÖK protestolarına bakıldığında bu parantezin kıymeti harbiyesi anlaşılacaktır. Bunun temel sebebi gençlik hareketinin içerisine düştüğü kimi yanlışları da barındırmakla birlikte, ülkemizin içerisinden geçtiği bu süreçte YÖK’ün işleviyle ilgili.

İlerlemeyen her şey geri kalmaya mahkumdur. Yıllardır yapılan YÖK protestoları da muhtevasını yitirmiş ve ileri gitmektense yerinde sayan, doğalında gerilemeye mahkum bir hal almış durumda. Gençlik hareketinin bu gerilemeyi görmezden gelmesi 6 Kasım’ı sadece nostaljik bir takvim eylemi haline getirmesinin dışında, üniversitelerdeki gençlik hareketinin de yanlış konumlanmasına sebep oluyor.

Özellikle Gezi sonrasında üniversitenin kurum olma niteliğine karşı ciddi bir saldırıya geçildi, tüm aydınlanma ve özgürleşme dinamikleri bu saldırıyla yok edilmek istendi.  Sanatsal ve kültürel üretimlerin önü kesildi. Üniversite, söylemsel düzeyde de olsa gelecek ütopyası minvalinde ‘külliye’ olarak dillendirildi. Böylelikle aydınlanma ve ilerleme felsefesinin temel alındığı üniversitenin tarihsel fikri tasfiye edildi. Üniversiteler, yukarıdan aşağıya gerici unsurlarla doldurulunca, AKP için adeta ‘fethedilmiş’ bir iktidar alanına dönüştü. Öyle bir hal aldı ki, AKP için YÖK’e ihtiyaç bile kalmadı, rektörler doğrudan sarayda cumhurbaşkanıyla birlikte toplantılar yaptı, üniversite buradan yönetilmeye başlandı. Hatta akademik yıl açılışı sarayda yapıldı!

Gezi’de sokaklara dökülen, herkesi esir almış karanlığa sırtını dönme cüretinde bulunan liselilerin üniversitelerde mücadele vermeye başladığı şu dönemde YÖK tartışmalarını daha kapsamlı ve sağlam ayaklara oturtmak artık şart. Bir kurum olarak varlığını hissettiremeyen, üniversitelilerce tartışılmayı bir kenara bırakalım, varlığı bile bilinmeyen bir kurumu gençlik siyasetinin merkezi hedefi haline getirmek artık yersizdir. Geride kalmış, işlevini yitirmiş bir kurumu tekrar tekrar vurgulamaktansa bizzat üniversiteleri sarayından şekillendiren Erdoğan’a karşı birleşik bir zeminde mücadele yürütmek bizim tarihsel sorumluluğumuzdur. Hatta Başkanlık hedefine üniversiteden güçlü bir karşı çıkış, ancak bu doğru hedef ve sorumlulukla mümkündür.

15 Temmuz darbe girişimini ve OHAL’i kendi fiili sivil dikta rejimini kurumsallaştırmak için bir fırsata dönüştüren AKP-Erdoğan iktidarı, üniversite kurumunu doğrudan saraya bağlayarak, aslında üniversiteye biçtiği rolü de gözler önüne sermiş oldu. İçinden geçtiğimiz son süreçte de KHK’larla ve 12 Eylül’ü aratmayan yöntemlerle yönetilen ülkemizde, üniversite tam manasıyla teslim alınmaya çalışılıyor. Laikliği, aydınlanmayı savunan ilerici akademisyenler cemaatle hesaplaşma adı altında yürütülen cadı avında, bu çuvala dahil ediliyor, meslekten men ediliyor, uzaklaştırılıyor.  Ya da üniversitenin kısmi özerkliği içerisinde zaten demokratik olmayan rektörlük seçimleri, atama usulü ile doğrudan ‘akademik saray’ bürokrasisi içerisinde gerçekleştiriliyor. Tüm bu yaşanan tarihsel süreçler neticesinde üniversitenin kısmi bilimsel, özerk ve demokratik yapısı tamamıyla tasfiye edilmiş konumda. Yani temel anlamda üniversitenin demokratikliği, bilimselliğini bir kenara bırakalım, üniversitenin-akademinin bizatihi kendisi bypass ediliyor. Çünkü bilimselliğin ve ilerlemenin olmadığı bir akademi anlayışı zaten bizim açımızdan düşünülemez.

Doğal olarak da 12 Eylül askeri faşist darbesinin ihtiyacı, üniversitelere uzanan bir eli olarak dizayn edilen kurum olan YÖK, geldiğimiz aşamada geçerliliğini yitirmiş bir pozisyonda. Çünkü AKP kendi darbesini yaparken artık YÖK’e ihtiyacı kalmamış, bu süreci tek merkezden yürütme ihtiyacı ise üniversiteyi saraya bağlamayı mecbur bırakmıştır.

Bu günlerde de 6 Kasım tartışmaları her yıl olduğu gibi gençlik hareketinin gündeminde. 90’lı yıllardan beri gençliğin güçlü eylemleriyle birlikte sokakları isyana boyadığı 6 Kasım eylemleri son dört yılda eski gücünden ve fikrinden çok uzak bir hal aldı. Gençlik hareketi tarihinde çok önemli bir yer tutan YÖK protestoları, şimdiye baktığımızda aşırı parçalı ve güçsüz bir nostalji buluşmaları haline geldi. Bu durum son dört yılda gençlik hareketinin 6 Kasımlarda neden birleşik ve güçlü bir manzara ortaya koyamadığını bizlere gösteriyor.  Muhatabının tamamen ortadan kalktığı bir protesto, doğalında gereksiz tartışmaları ve güçsüz eylemlilikleri de ortaya çıkarıyor.

Dolayısıyla eğer gençlik hareketi için temel mesele demokratik ve özerk üniversite ve laik, bilimsel eğitim talebini dile getirmekse, Kasım’ın 6sı ile 7si arasındaki fark ortadan kalkmıştır. AKP-Erdoğan diktasına karşı her gün 6 Kasım, her gün mücadele günüdür.

Şimdi AKP-Erdoğan diktasına ve bu diktanın başkanlık hayallerine karşı mücadeleyi üniversite, lise ve mahallelerde birleşik bir zeminde büyütme günüdür.