Akit’te köşesi olan siyasal İslamcı yazar Sinan Burhan, 30 Mayıs 2017 tarihli yazısında(1); AKP iktidarına ve özelde Erdoğan’a gayrisahici eleştirel bir dil ile yaklaşmış, eski cumhurbaşkanı, yeni “Türk tipi başkan” RTE’nin sözlerinden dolaysız örnekler göstermişti. Mealen, “Partimiz iktidarı süresince okullarda nicel ve teknolojik anlamda hayli ilerleme sağladı, fakat eğitim-kültür alanında önemli adımlar atılamadı.” diyor. Hatta meseleye daha net bakmak için onun ağzından direkt alıntılayalım. “… Ancak bir türlü nitelikli nesil yetişmiyor. Müfredat istenilen nitelikle olmadı, olamıyor.” Bu lafların üzerine kendince bir neden-sonuç ilişkisi kurup -ki birkaç yönüyle haklı bir ilişkilendirme- Erdoğan’ı da refere ederek “teşkilatlarında her türlü imkanın olduğunu, lakin adanmışlığın kalmadığını” beyan ediyor.

Sinan Burhan adlı iktidarın kulu olmuş; vicdanını, haysiyetini ve dimağını güce satmış arkadaş referandumdan önce; “Hayır çıkarsa ülkemiz yüz yıl geriye gider.”(2) demişti. Dolayısıyla dediklerinden bir tahlil devşirmek ne denli doğru olur tartışılır fakat AKP’nin yaşadığı sosyo-kültürel hezeyana çok güzel bir örnek taşıyor. Keza tecavüzcü Ensar Vakfı’nın Genel Kurulu’nda Erdoğan’ın da bu beceriksizliği ve direnci tasdikler gibi bir tavrı vardı. “Biz 14 yıldır, kesintisiz hamdolsun siyasi iktidarız ama hala sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var.”(3) Yine bir imkan vurgusu var. Birgün’de Meryem Koray “… Siyasal iktidarı ele geçirmekle kalmayıp, yargıyı, eğitimi, üniversiteleri, iş dünyasını, medyayı da ele geçirmiş ve farklı sesleri kısmışlarsa, bu nasıl sosyal- kültürel yetersizlik!” diye çıkışarak(4) mevzuya sitemkar bir soruyla yaklaşmış olsa da işin direnç boyutunu da atlamamak gerek.
Ağızlarından dökülen -ve hepimizin bir gün adaletli savcıların iddianamelerinde yer almasını umduğumuz- bu itirafa benzer sözler, AKP’nin nasıl bir iktidar-menfaat-dava üçgeni arasında sıkışıp kaldığının; parti içi krizin nasıl bir boyuta ulaştığının göstergesidir. Önceden AKP Gençliği şöyle berrak, şöyle disiplinli diye atıp tutanlar bunlar değil miydi? Beraber ıslandıkları yağmurda gönül rahatlığıyla don atlet bile kalmayacaklar mıydı?(5) Olan durum ise şu; parti teşkilatları dağınık. Merkezi disiplin özellikle 15 Temmuz’dan sonra kasti olmayan sebeplerle kaybolmuş vaziyette.
Başka bir nokta ise; bazı partililerin servetleri hızla çoğaldığından, en ufak bir sallantıda gemiyi terkedecekler, diğerleri de bunun farkında. Güvense zaten kalmamış. Ciddi anlamda bir güven bunalımı yaşanıyor. Kimin kripto(!) Fetullah’çı olduğu bilinmiyor. Zaten geçmişinde Gülen’le yolu kesişmeyen yok denecek kadar az. Yani çok yönlü ve dönüştürme iddiası olan bir partide olmaması gereken ne kadar pislik varsa şu an bunlarda mevcut. Kafa karışıklığından, politik bilinç yoksunluğundan veya tehdit-zor yoluyla kendisine oy vermiş Türkiye halklarının da bu bataklıktan çıkması yakındır. Çünkü bir tarafta hakikati savunan ve pes edecek gibi görünmeyen halkın devrimcileri, bir tarafta da çıkar uğruna her şeyi yapabilecek, birbirine dahi güvenmeyen bir avuç menfaat kliği durmakta. Abdurrahman Dilipak da iktidarın yaşadığını organik krizin farkında olmalı ki, “Su temiz değilse yıkadığınız şey de temiz olmayacaktır. Ak Parti’nin, parti olarak ve hükümet olarak, siyasi ve bürokratik anlamda temizlenmeye ihtiyacı var.”(6) demiş. Dilipak dikkatli bakıldığında bir paradokstan söz ediyor. Eğer Erdoğan dışında parti içi bir önerisi yoksa, -ki bunun ne mümkünatı var, ne de cümleyi doğru hale getirir- saçmalamış demektir. Ona ve tüm son çırpınışlarını yapmakta olan çevreler bilsinler ki, sıtmaya razı değiliz! Suyu temizlemek için boş yere uğraşmayın ağalar, biz o suyu sizin kafanızdan aşağı dökeceğiz! Günü geldiğinde, bu toprakların halkları hep birlikte temiz, yalan dolansız, gizli hesapsız çaylarda güle oynaya yaşamın ve ekmeğin tadını çıkarırken, sizler bugünlerde yaptıklarınızın hesabını vermekle meşgul olacaksınız. Açlık grevlerinin 75. gününde tutuklanan Nuriye ve Semih’in, kopardığınız tek koluna rağmen her gün Yüksel’de direndiği için plastik mermi yağmuruna tuttuğunuz Veli Saçılık’in, Acun Karadağ’ın, Semih Hoca’nın eşi ve annesi dahil olmak üzere tüm anaların, öldürdüğünüz çocukların hesabını vereceksiniz. Şimdiden “Tehlike büyük, cumhurbaşkanının yargılanma yolu açılabilir,”(7) korkusu sarmışsa içinizi, bunlar daha iyi günleriniz diyoruz size. Bize gelince, bizim yargılanma korkumuz, hele o sizin çürümüş adaletiniz, mülakatsız aldığınız yandaş hakimler tarafından olacaksa, hiç mi hiç yok! Biz gerekirse mahkemede, hücrede “İyi bak bana feodal duvar, iyi tanı beni. Seni yerle bir edecek Adalılar’ı iyi tanı! Evet Ada’mı karanlığın suları bastı. Evet, benim gibi birçok Ada’lı çirkef suların altında, ama boşuna sevinme, Ada’m batmaz, yok olmaz, sadece karanlık denizinde yerini değiştirdi. Hepsi o kadar!”(8) demeyi de biliriz.
Nitelikli nesil diye kıvırdığınız o kindar neslin neden yetişmediğini bu cesaretten anlayın. Her gün Yüksel’de tam teçhizatlı ve gaddar polislerinizin karşısında nasıl duruyor gençler ve yaşlılar, izleyin. Susturmak için tıktığınız ama içeride “O duvar/o duvarınız,/vız gelir bize vız!” dizelerini bağıran, “Hasta değiliz, işimizi istiyoruz!”(9) diyen genç bir kadının gözlerine bakın. Yıllardır kayıplarını arayanların gözyaşlarıyla haykırışlarını duyun, parçalansın kulaklarınız. Kızıldere’deki adanmışlığa, on yıllar sonra dahi öykünülen o direnişi hatırlayın. O zaman neden bu topraklarda kelimenin tam anlamıyla bir dönüşüm yapamadığınızı idrak eder; olmadı anlamaya bir adım daha yaklaşırsınız. Henüz siz tam anlayamadan, direnen emekçiler ve halklar kazanacak!
Notlar: